İhsan Doğan
Düşünür · Gönüllü · Yazar
Sorular soran, yollar keşfeden biri.

↓ Aşağı kaydır

İhsan Doğan, 1999 senesinde İstanbul’un Fatih ilçesinde doğdum. Tek çocuktum, çocukluğum sokaklarda onunla bununla dalaşarak, top oynayrak geçti. İlkokul, ortaokul dönemlerimi Oruçgazi İ.Ö.O’da geçirdim.

Okulu sosyalleşme aracı olarak kullandım. Hemen hemen her gün, okula gitmek yerine İnternet Kafelerde sürttüm.

Ailemin maddi durumu ortalamanın üstünde olduğundan için 8 yaşımdayken bir karar almıştım, Kendi şahsi ihtiyaçlarımı giderdikten sonra hayatımın tamamını Allah'ın/Tanrının/Sistemin artık her ne derseniz yarattığı ihtiyaç sahibi canlara hizmet edecektim.

Vakit geçti, zaman hızlandı; ergenliğe girdim. Merkez Efendi Anadolu İmam Hatip Lisesinde sözde öğrencilik hayatıma devam ettim. İlk sene devamsızlıktan sınıfta kaldım; 10.sınıfta, tesadüf olaylar silsilesiyle Peyami Safa’nın Selma ve Gölgesi kitabını alıp okumaya başladıktan sonra romanlara ilgi duymaya başladım, artık okuldan kaçıp İnternet kafeye değil, kütüphanelere gidiyordum.

Okulun müdürü, velimle konuşurken beni keşfetti. Lisemiz, Proje okulu olmasından mütevellit Sosyal Yardımlaşma Komisyonu Başkanı olarak beni diğer öğrencilere sundu. İlk önce Genç İHH’nın 2 sene okul temsilciliğini yaptım aynı dönemlerde yarım dönem TUGVA’nın ilk okul temsilcilerinden biri olarak vazifemi yaptım.

Bu vakıf/derneklerden bir verim alamadığım için komisyon başkanlığını bıraktım.

17 Yaşıma geldiğimde Çorbada Tuzun Olsun Derneği ile tanışmamla gerçek anlamda yardım faaliyetlerine başladım, 2 sene gönüllük hizmeti yaptım bunun 3 Ay'ı gün sorumlusu olarak geçmiştir.

19 yaşımın ortalarında, Derneğin hem kurumsallaşma arzusu hem de gönüllülerin, yönetim kurulunun, ekipleşmesi, kibirli duruşu evsiz insanlara yapılan hizmetin verimliliğini düşürüyordu. Ayrıldım.

18 Yaşımda buğday derneğinin TaTuTa(WWOOF) projesi kapsamında, 18-24 yaşları arasında, Burdur Lisinia Yaban Hayatı Rehabilitasyon Merkezi (3 yıl, farklı zamanlarda toplam 9 ay), Ali Kışlak Orman Çiftliği (15 Gün), Pamukova’daki Mehmet abinin Çiftliği (farklı zamanlarda 1.5 ay) gönüllülük yaptım.

Sonra hippi oldum sırt çantasıyla koyuldum yollara otostopla Türkiye'nin bazı bölgelerini gezdim. Güzel insanlar iyi dostluklar kurdum, her şey keyifliydi güzeldi.

Çok renkli çok farklı insanlar tanıdım, büyük deneyim kazandım.

21 Yaşımda Üsküdar Üniversitesinde Fizyoterapi bölümünü okurken birinci senenin sonunda bıraktım. Sonra 24 yaşımda da kitap yazdığımda etiket olmasından ötürü Sakarya Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdim fakat onu da bıraktım.

Eski bir tanıdığım aracılığıyla 19 yaşımdayken, Ali Denizci Deliler Kahvesiyle tanıştım. Hayatımın en büyük deneyimini hatalarımı, eksiklerimi fark ettiğim yıllar burada geçti. Hala daha gönüllüsüyüm ve Keşif Ekibi Sorumlularından biriyim.

Ben Bipolar Bozukluk tip 1 hastasıyım yani direk diplomalı bir deliyim. Düzenli ilacımı kullanır hayatıma bakarım. Sende yaşadığın problemlerde/sıkıntılarında kendi hatalarını görmeye meyilli biriysen bana ulaş. Sadece sorarak, kendi yolunu keşfetmene yardımcı olurum. Bende yargı yoktur sadece sebepler ve sonuçlar vardır.

Ayrıca bedeli ödendiğince, yapay zeka araçları kullanarak istediğin herhangi bir konuda (sosyal içerik, web sitesi, video, mobil uygulama vb.) çoğu şeyi yapabilirim.

Düşüncelerim


Haklı Olmak Üzerine (15.07.2025)

Hiçbir zaman kendimizi haklı bulmamalıyız, haklılık cehaletimizin kapılarını bize aralar. Daima düşüncelerimizin tersine gitmeli, zıt fikirlerle beyin fırtınası yapmalıyız. Zıtlıklar doğrularımızı değiştirmekle kalmaz, bir fikir akımına karşı da ölçülü davranmamızı sağlar. Özgürlükçü düşüncenin temellerini zihnimizde atar, özgürce düşünebildiğimiz kadar da yalnız kalırız. Yalnız kaldıkça iç soruşturmalarımız başlar, karakterimizi de bağımsızca inşa ederiz. Bu durum diğer insanlarla iyi ilişkiler kurmamız konusunda bizi dezavantajlı duruma soksa da kendimize karşı dürüst kalırız. Düşünün bir çay masasında oturup muhabbet ediyorsunuz ve ortamdaki dönen genel bir konuda herkes hem fikir, siz 6 kişilik masadaki tek muhalif olduğunuzda diğer kişiler sizi nasıl görür? İşte yalnızlığınız bu dakikada başlamıştır. Masaya hakim olan doğru varsaydığımız düşünceleri kabul etmeden eleştirel yaklaşmak sizi erdemli kılar çünkü her bir düşünce, inanç; ego’ya sahip bir beynin ürünüdür. Bu ürünü benimsemek size kalmıştır fakat benimsemeden, o düşünceyi oluşturan kişinin hayatını nasıl yaşadığını, kimlerle iletişim kurduğunu, nasıl bir ailede doğduğunu ve fikirsel anlamda kimlerden, hangi düşüncelerden etkilendiğini tam olarak bilemeyiz. Bu sebeple masaya hakim olan düşüncenin tersinde hareket etmemiz, zihnimizi zenginleştirmekle kalmaz, karakterimizi de tutarlı bir şekilde geliştirebilmemizi sağlamaktadır.
Kısa Hikayelerim
Soğuk


Dolunayın ışığında, kırık bir bankın üzerinde demleniyorum ağır ağır. Önümde, az ötemde bir yapı, Ayasofya. İhtişamlı görüntüsü, keskinlik içermeyen yuvarlak kubbeleriyle, 1400 küsür yaşlarında bir hamal. Yorgun, bitik.
Akıyla, karasıyla çevresi bir çift denizle çevrili, bereketli toprakların üzerinde hayvansı tarafını baskılamak isteyen insanlara kol kanat germişti Ayasofya. Birçok insanın derdini dinlemiş onları kurnazca sömüren zihinleri asabice seyretmişti. Seneler seneler geçmişti o günlerin ardından, görkemli olması dışında varlığının bir hükmü kalmamıştı. Varoluş amacı değişmiş anı biriktirme aracına dönüşmüştü. Bu hâl acaba içten çürütür müydü Ayasofya’yı!? Dile gelse, karşısındaki sırdaşına ’ya Ahmet, çok sıkıldım Çok... Umarım yakında terk ederim bu toprakları, artık bir anlamım kalmadı.’ der miydi? Umutla, insanların elektronik oyuncaklarında dillendirdiği büyük depremin özlemini çeker miydi?
/ne bileyim ya
Şizofrenik hayallerimden sıyrılmak için gözlerimi kapadım. Cebimdeki bir kutu keyifle doldurdum ciğerimi. Çimenlerin üzerindeki çiy, yüzümü ferahlatıyor hissettiğim tazelik, göğe savurduğum dumanla tezatlık oluşturuyordu.
/niye içiyorum ki ben bunu a*ına koyayım ya diye düşünerek sunturlu bir küfür savurdum.
İnsan sellerinin evlerine, konaklarına çekildiği şu saatlerde İstanbul uyukluyordu. İstihak kuşunun kesik kesik ötüşünün eşliğinde ıssız sokaklar, var olmanın keyfini yaşamak isteyenler için bir cenneti ve ben bu anları huzurla deneyimleyeceğime, içinde ne olduğunu bilmediğim kimyasallarla yıkanmış bir tütün parçasıyla zihnimi kirletiyordum. Şu iki görkemli yapının arasında edindiğim huzur, bu düşüncenin girdabında eriyip gitti.
Kendime yaptığım bu saygısızlığı yediremedim, parmaklarımın arasında tüten sigarayı, sert bir şekilde yere fırlatıp izmariti topuğumla eze eze hallaç pamuğuna çevirdim. Bir süre sonra öfkem dinmeye başlamış zihnim hareketlerimi sorgular olmuştu.
/neyse, soğuk! çok soğuk! nefesim kesilmeye başladı, en iyisi eve gitmek.
Oturduğum banktan kalkıp ardımdan gelen soğuk rüzgârdan kaçarcasına Beyazıt meydanına doğru yürümeye başlamıştım ki izlendiğimi hissettim. Yaşlı bir çam ağacının gövdesine sırtını vermiş bir silüet, beni seyrediyordu. Ona doğru yaklaştıkça biraz önce attığı kahkahanın izlerini daha yüzünden silememiş bir çehreyle karşılaştım. Üzerindeki lacivert detaylar, bu silüetin çam ağacının gölgesinde meydanı gözleyen bir polis memuru olduğunu gösteriyordu. Hızlıca kendime çeki düzen verdim. Sıkıntı çıkarmayacak biri olduğumun izlemini vermek niyetindeydim.
- Kardeş, bir gel bakalım, GBT’ne bakalım.
Hızlı adımlarla polis memurunun yanına gittim, cüzdanımdan kimliğimi uzattıktan sonra,
- Kusura bakmayın, sinirlendiğimde saçma sapan hareketler yapabiliyorum.
Genç polis memuru sırıtarak,
- Keşke, herkes senin gibi sinirlendiğinde içtiği sigarayla kavga etse de, bende İstanbul’un ayazında burada dikilmesem.
Benim, arızalı bir tip olmadığımı anladığından olsa gerek samimice söylenen bu sözler karşısında rahatladım. İnce bir sırıtışın eşliğinde cebimdeki sigara paketinden birkaç dal ikram ettiğimde,
- Yok sağ olasın, her yerde kamera var, izliyorlardır, şuan içemem dedi.
- Peki, nasıl isterseniz.
- Bu arada Çemberlitaş durağında serseriler var, pek tekin gözükmüyorlar
Onlara fazla yaklaşma.
- Eee, olur tamam.
Aradan birkaç saniye geçtikten sonra kimliğimi geri verdi. ‘’İyi geceler’’ dilekleriyle beni uğurladı. Polisin uyarısından sonra Cağaloğlu’na saptım. Ensemi ısıran soğuk rüzgâr, adımlarımı hızlandırdı. Kir, toz içinde kalmış ara sokaklardan geçerken, bir apartman girişinin merdivenlerinde oturmuş çevresini seyreden bir evsizle karşılaştım. Suratı zayıflıktan içe göçmüş, avurtları çökmüştü. Yere serdiği kartonun üstüne bağdaş kurmuş oturuyordu. Derisi kemiklerine yapışmış kollarındaki mavimsi damarlar bir ray hattı gibi kollarınca sürüp gidiyordu. Hırıltılı bir sesle,
- Pardon, bakar mısın? (...) ıııh... Bakar mısın? Beyfendi.
Sesindeki çaresiz, hüzünlü tını. Göğsümü sıkıştırdı, acıma duygusu vücudumu boydan boya kaplamıştı. Dilencilere özgü o yağlı gıdı yoktu bu kimsesizde, gün içinde orada burada, limon, mendil, tesbih satan yaşlı gariban insanlara benziyordu. Yanına yaklaştım.
- Buyur amca.
Mahcup bir edayla,
-ıııh... üstünüzde varsa, sigara satabilir misiniz bana? diye söylemeye başladığı an cebinden çıkardığı bozuk 25, 50 kuruşları saymaya koyuldu.
Nutkum tutulmuştu, ağzımda bir şeyler geveleyip cebimdeki sigara paketini çıkarmaya çalışıyor bulamıyordum.
/nereye koydum bu paketi ya, ulan tam sırası! bulamıyorum, yok.
Pantolonun bir sağ cebine bakıyorum bir sol. Ceketimin iç, dış ceplerine bakıyorum yok arkadaş yok. Yürürken düşürdüm mü ne yaptım bilmiyorum. Telaşlı halimi görüp içten içe gülen bir çift çivit mavisi göze takıldığımda telaşımdan, şaşkınlığımdan sıyrıldım.
- Amca, yav sigara paketi üzerimdeydi de bir yerde düşürdüm mü, unuttum mu ne oldu bilmiyorum.
- Anladım, peki çakmağınız var mı?
Sağ iç cebini karıştırırken çakmağım elime gelmişti, sigara olmayınca çakmağı ne yapacaktı? garipsedim.
- Çakmağım var. Var olmasına da sigara yoksa çakmağı ne yapacaksın amca.
- Satar mısınız onu?
/satmak mı? Ne satması be bey amca. Kullanılmış bir çakmağı satar mıyım? senin gibi naif birine? Yav parasının istemeden versem kalbi kırılır, incinir. En iyisi ona ayak uydurmalıyım, ne de olsa bu da bir ticaret, bir alışveriş, küçükte olsa.
Düşüncelerimle, cebelleşirken fazla oyalanmam gerektiğini anladım. Hızlıca,
- Olur amca, 75 kuruş ver senin olsun.
- Al buyur, teşekkür ederim çakmak için. Sayende bu gece öksürük nöbetleriyle uyanmayacağım, sağ olasın.
- Önemli değil amca da başka bir isteğin var mıydı?
- Yok teşekkür ederim beyfendi dedi.
Orada daha fazla bulunmam kendisini küçük düşürebilirdi. Yavaş yavaş yanından uzaklaştım, birkaç adımda bir arkama bakıp kaldırımlardan yürüyordum. Aklıma takılmıştı, bu adam neden çakmağımı satın almıştı? Yürürken az ötede bir apartmanın merdivenlerinde sokak lambası yanmıyordu. Sessizce oraya ilerlerdim. Apartmanın karanlık girişinde saklanıp evsiz amcayı izlemeye başladım.
Sokaktan geçen kedilerin afili duruşları, gergin kabarmış sırtlarıyla tiz sesli muhabbetini seyreden amca, hırıltılı boğazıyla kıs kıs gülüyor eğleniyordu. Ben onu izlerken, ayazın getirdiği soğuk, ayaklarımı yakıyor bacaklarımdan yukarı sırtıma, enseme işliyordu.
/bu soğukta nasıl olurdu da orda bu kadar rahatsın be amca, vücudun nasıl da alışmış, titremeden nasıl durabiliyorsun? eve gideyim ilk işim sıcak bir duş almak.
Kediler seviştikten, birbirine darılıp kavga ettikten sonra gariban adam yanında duran çantadan, matını uyku tulumunu ve ince battaniyesini çıkardı. Betonun üzerine saçılmış birkaç karton parçasını alıp muntazam bir şekilde yere yerleştirdi. Uyku tulumuyla battaniyesini de üzerine çektikten sonra dirseğiyle battaniyenin içinde boşluk oluşturduğunu gördüm. Boşluğun olduğu yerde bir ışık, dışarı yansıyordu.
İçim burkuldu.
Bekledim bekledim bekledim zaman geçiyor ben soğuğu unutmuş yüreğimi yakan şefkatle bekliyordum, ta ki ışık sönene kadar. Ses çıkarmamaya özen göstererek ona yakın olan bir dükkânın köşesine doğru yürüdüm, orada biraz daha bekledim.
/ne yapsam ki ne yapsam ki? Ceketimi üstüne örtsem uykusunda sıçrar korkar. Ne yapsam ki ne yapsam ki?
Soğuk başıma vuruyor beynimi donduruyordu. Kararsız kalmış şaşkın halde bir ileri bir geri bakınıyordum. İkilemde kalan zihnimin ardından ceplerini boşaltıp yattığı girişin sağındaki doğalgaz kutusunun üstüne ceketimi yerleştirdim. Eğer sabaha karşı üşüyerek uyanırsa en azından sırtına geçirirdi.
Koşar adımlarla oradan uzaklaştım. Yakamdan içeri buz gibi rüzgâr sızıyor yüreğimdeki sıcaklıkla boğuşuyordu. Yürümek fayda etmedi, depar atmaya başladım.
/Soğuuuuuuuuuuuuk, çok soğuuuuuuuk.
İt gibi koşarken, popoma bir şey takılıyordu, ne olduğunu anlamak için durdum, elimi kalçalarıma attığımda sigaranın karton kutusunun orada olduğunu fark ettim, şaşırmıştım.
/ulan bu pantolonun arka cebi mi vardı?! Si*erim ulan! bıraktım içmicem artık sigara migara!!
Paket elimde, topuklarım belime değercesine koşuyor koşuyor ısınıyorum. Yanımda bir görülüp bir kaybolan çöp kutularından herhangi birine fırlatıyorum paketi, ısınmak için koşuyorum da koşuyorum.
/Soğuuuuuuuuuuuuuuuk, çok soğuuuuuuk.

Dipnot: Bu hikaye, Kristal Kalem Öykü Ödüllerinde finale kalmıştır, fakat kazanamamıştır.sssd
How